Kiymetli Dostlar! Bu günkü yazımda, toplumsal yaşam farklılıklarımızı ve yaşanmış bazı tarihî olayları nazara vermeye çalışacağım. Her konuda olduğu gibi, bu hususta da hakperestlık edeceğim. Umarım ve temenni ederim ki, bundan dolayı hiç kimse bana ne kırılır ve de gocunmuş olur.
Sosyal dengeyi hızla kaybediyoruz.Zengin olan daha zengin, fakir olanlar da daha fakirleşiyor. Yani zenginlere, yeni zenginler katılırken, fakirlerın de sayısı hızla artmaktadır. Bu dehşet verici manzara karşısında gözümüzü kapamakla veya bilmezlikten gelmekle, gerçekler örtülemeyeceği gibi, hüküm de hiç bir zaman değişmeyecektır.
Bir insanın helâlinden, meşru yollarla zengin olması kadar güzel ve doğal bir şey olamaz. “Veren el, alan elden ustündür.” Gerçegini hiç bir zaman unutmamamız gerekir.
Bu hususta Hz. Peygamberin, “Zenginlerinizin, en cömertleriniz olması, size huzur ve mutluluk verir.” Manasında hadis-i şeriflerıni biliyorum.
Ayrıca Hz Peygamber, “Fukaralık, küfre yakındır.” Ve “Fakirlik neredeyse küfürdür” hadisleriyle, fukaralığın na hoş bir durum olduğunu ve helâlinden kazanıp, zengin olmanın da büyük bir nimet olduğunu belirtmiştir.
Bir insanın fakir veya zengin olmasının ölçüsü ve kriteri yoktur. Bu ölçü, herkesın kendi gönlüne ve hissiyatına göre değişiklik arz etmektedır.
Bir filozof, fakirın tanımını şöyle yapmıştır: “Fakir: Parası az olan değil, isteği çok olandır.” Demiştır.
Bu isteme arzusuna her hangi bir had konulmamıştır. Bir kişi ne kadar zengin olursa olsun, doyumsuz aç gözlü ve haris birisi ise, o gerçek anlâmıyla tam bir fakirdir.
Diğer yandan kişi, ne kadar fakir, yoksul olursa olsun, tok gözlü yani kanaatkâr ise, o gönlü hoş, huzuru ve mutluluğu yakalamış olup, gerçek anlâmda zengin bir insan demektir. Daha açık bir deyim ile, parayla gerçek bir saadet olmaz.
Kişinın serveti ne kadar çok olursa olsun, o daha fazlasını isteyecektır. An itibariyle Dünya’nın en zengin insanı, 190 Milyar dolar ile Elon MUSK’tur. Servetine daha da bir servet katmak için, büyük bir çaba içinde. Bilinmez ama, belki de uykuları kaçıyordur.
İnsanın bu Dünya’dan alacağı hissesi ve rızkı, Hz. Peygamber’in ifadesiyle: “yediği, içtiği ve giyindiğidır.” Gerisi; o zenginın malına ve servetine yaptığı bekçilik ve nöbettarlıktan başka bir şey değildır.
Hani Yunus:
“Ey mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi.
Mal’da yalan mülk’de yalan,
Var biraz da sen oyalan.” demişti ya.
Toplumsal hayatımızda fakir ile zengin tabaka arasındaki fark hızla artmaktadır.
Bu sosyal yara karşısında en değerli hasletimiz olan dayanışma ve yardımlaşma rûh’unu da kaybettık ve kaybetmeye devam ediyoruz.Yine en lâtif hissiyatlarımızdan biri olan merhamet duygularımız da zaafa uğrarken, acıma hislerimız de, hızlıca kan kaybediyor.
Oysa bu sosyal yaraya, muazzam bir Peygamberî reçetemiz vardı; “Kardeşının derdiyle ilgilenmeyen, hem dert olmayan bizden değildır.” buyurmuştu Peygamber. Bu güzel uyarıyı da unuttuk galiba.
Ben ne siyasetçiyım ve ne de ekonomist. Makalemin tümü okunduğunda maksadımın ne olduğu hakkiyla anlaşılmış olacaktır.
Zira burada mühim olan; “Doğru İslâmiyet ve İslâmiyete lâyık olan doğruluğu” bizzat ben dahil olmak üzere, hayatımızda tatbik edip yaşıyabilmektır.
Öncelikle Hz. Peygamberın hayatında pratiğiyle yaşadığı ve herkesçe önemsenmesi gereken bir düstur, bir prensip olarak da şu tavsiyede bulunmuştur.
O da: ” عليكم بسواد الاعظم Size Sevad-ı a’zam gerekir.” Ve “Ümmetimin ekseriyetine (çoğunluğuna) tabi olunuz.Allâh ümmetimin ekseriyetini dalâlet üzere toplamaz.” (1) ifadeleriyle dile getirmiştır.
O’na “Sevadu’l-Â’zam nedir? diye sorulduğunda; ‘Benim ve ashabımın üzerinde olduğu en büyük topluluktur, onların yaşam tarzı ile yaşamaktır.” diye cevap verdi.
Nitekim, kendisi yaşamı boyunca bunu bütün hal ve tavırlariyla, tutum ve davranışlariyla gözler önüne sermiştır.
Burada Hasan-ı Basri’nın şu ifadelerini nakletmeden geçemiyeceğim ki, şöyle buyurmuştur:
“Vallahi eğer siz Ashab-ı Kıramı görseydiniz onları deli sanırdınız. Onlarda sizin iyilerinizi görselerdi, ‘bunların ahiret’te bir nasibi yok’ derlerdi. Şayet kötülerinizi de görselerdi, ‘bunlar her halde ahirete iman etmemişlerdır’ derlerdi.” (2) buyurmuşlardır.
Burada Hz. Ömer’ın, yaşamı boyunca hareketleriyle ve hatta deli’ce yorumlanabilecek örnek davranışlariyla, tarihin şeref levhalarına mal olmuş bir örneğini nazarlarınıza sunmak istiyorum.
Hz.Ömer, minberın önünde durdu ve ey mu’minler, benim eşim Ali bin Talib’ın kızı Ümmü Gülsüm, Rum meliki (Kralı) nın eşine, bir miktar hurma, kına ve ıtır (esans-lavanta) dan ibaret bir hediye paketi gönderdi. Buna karşılık, Rum meliki’nın eşi de bu gördüğünüz sandukçayı gönderdi.Ve Ömer, o hediye sandığını, orada hazır bulunanların huzurunda açıverdi ki, içi ağzına kadar mücevheratla doluydu.
Hz. Ömer orada bulunan topluluğa; eşimin adına gelen bu mücevherler O’nun hakkımıdır, değilmidır? Diye sordu. Onlar:
–Evet bu eşinizın hediyesine karşılık gönderilen hediyedır ve O’nun en doğal hakkıdır. Elbette ki, kiymet itibariyle bir birine eşit olmaları şartı aranmaz ve bakılmaz. Dediler.
O esnada mescitte bulunan Ümmü Gülsüm’ün babası Hz.Âli ayağa kalkarak, ey Emiru’l-Mü’mının, bu hazır cemaatın, melik’in eşinden gelen hediyelık mücevherat sandığının, senin eşinın hakkıdır diye tavsiye ederlerken, senin hoşuna gitmiş olabilir ama aslına bakılırsa, seni zararlı bir tuzağa düşürmüş oluyorlar. Zira işin hakikatı şöyledır:
Eğer eşın, Emiru’l-mu’mınin (yani devlet başkanı) nın eşi olmasaydı, Rum Melikı’nın eşi, bütün bu mücevherat sandığını sana gönderirmiydi? Deyince, Ömer:
–Öyleyse bana ne yapmamı tavsiye edersın ya Âli, dedi.
Âli:
–Gördüğüm kadariyla bu mücevherlerden, eşinın gönderdiği hediyelerın değeri kadar alman ve eşine hediye olarak götürmen. Ve geriye kalan diğer mücevheratı da olduğu gibi, bütün müslümanların hakkı olan hazineye (Beytu’l-mala) iade etmendır.Doğru olanı budur. Deyince, Ömer:
–Eğer Âli olmasaydı, gerçekten Ömer helâk olurdu. Dedi.
Bu yaşanmış ve benzeri hikâyelerden, devlet kurumlarının yüksek makam ve koltuklarını şu an işgal eden ve gelecekte onların yerine geçecek şahsiyetlerın ibret alıp, bir takım dersler çıkarmalarını temenni ederim ki, Üstad’ın “Helâl dairesi keyfe kafidır, harama girmeye luzûm yoktur.” Özlü ifadelerini ve ikazını da hatırlatmak isterım.
Kur’an’ı Kerim’de, meşhur ğulul ayeti vardır ki, Allâh Te’alâ orada şöyle buyurmuştur:
“Kim emanete (devlet malına) hiyanet ederse, kiyamet günü hainlık ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir.” (3) buyurmuştur. Ne kadar da dehşet verici bir durum değil mi?
Konuya dair ibretlık diğer bir hadise de şöyle cereyan etmiştır:
Hayber savaşı müslümanlar ile yahudiler arasında 629 yilında cereyan etmiştır. Hz. Peygamber ve beraberinde 1600 kişilık ordu ile Hayberi kuşattı.10 günlük kuşatma ve mücadele sonucunda Hayber kalesi feth edildi. Abcak bu arada Hz. Peygamber’ın, ashabından da şehid olanlar vardı. Peygamberin yanında, bu şehidler isimleriyle anılarak “Fulanun şehid, filanın şehid.” denilerek, şehid olanlardan haber verildiği esnada; ashabtan ismi KERKERE olan için de “Şehid oldu” denilince;
Hz. Peygamberın “Kellâ (asla), o şehid değil, o ehl-i nar’dır, yani Cehennemliktır” dedi. Ashab şaşkındı.Zira O, ashabtan biri olarak, düşmanla savaşırken ölmüştü.Hakikaten yerde yatan o sahabi’nın ölüsü üzerinden, kiymetli bir ganimet parçasını aşırıp, koynunda sakladığı tesbit edilmişti.Ve anlaşıldığı kadariyla bu hırsızlık O’nu ehl-i nar yapmıştı.
Bu yaşanmış olaydan çıkarılacak ders; beytu’l-maldan (hazineden) çalanın cezası, Cehennem olduğu hakikatıdır.
Hz Peygamber’ın bu hususta bir kaç hadisleri de şöyledır:
“Kim bir malı çalıp ve yağmalarsa o bizden değildır.” (4)
“Kim bir karış (bile olsa) toprak çalarsa kiyamet günü o yer, yedi kat halinde onun boynuna dolanır.” (5)
Buhari’de geçen bir hadiste ise, “Allâh hırsıza lanet etsın.” Şeklinde ifade edilmiştır.
Görüldüğü üzere, yolsuzluk ve rüşvet de, başka yol ve yöntemlerle, hırsızlığın değişik versiyonunu teşkil etmektedır. Bu üçü’de gayr-i meşru, haram yollarla toplumun diğer bireylerinın hukukuna tecavüz ve zararına elde edilen şahsi menfaatlerdır.
Kul hakkına girmenın ve haramiliğin en dehşetlilerinden bir taneside, bütün yol ve yöntemleriyle cereyan eden rüşvet olaylarıdır.
Rüşvet, hakkı olmayan bir şeyden, gayr-i meşru yollarla menfaat elde etmektır. Veya başkasının malını haksızlıkla gasb edip yeme yollarından biridır. Veya bulunduğu makam, mevki ve yetkiyi kullanarak, hak sahibi olan tarafın hakkını, haksız olana verilmesini sağlıyarak elde ettiği haram kazançtır.
Rüşvet, cemiyeti içten içe kemiren ve çürüten toplumsal bir illet, amansız bir hastalıktır. Rüşvetın yaygınlaştığı yerlerde halkın devlete ve birbirine olan güven duygusunu zedeler, yok eder. Bu durumda olan toplumlar hiç bir zaman huzur içerisinde olamazlar ve mutlulukla yaşayamazlar.
Aynen bunun gibi yolsuzluk yapmak da pekala hırsızlığın başka bir versiyonu, şekli ve yöntemidır. Bu suretle beytü’l-maldan yani hazineden çalmaktır ki, milyonlarca insanın hukukunu payimal etmek demektır.
Bu suretle, şu anda ekranına baktığınız telefondan tutun, ta kırtasiyeden aldığınız en basit bir kurşun kalem veya silgiden, ve satın aldığınız her eşyadan dolayı verdiğiniz vergi (KDV) den çalmaktır.
Bu istisnasız, herkesin hukukuna tecavüz hükmündedır. Münferit olarak hakkı yenilen birinden helâllık almak, helalleşmek mümkündür, lâkin milyonlarca kişiden helallık almanın asla imkânı yoktur.
Allâh Te’alâ bu hak ihlâli ile ilgili olarak bir kudsî hadiste şöyle buyurmuştur: “Bir insan, bana bütün Peygambeler kadar kulluk etse ve kul hakkiyla huzuruma gelse onu afetmem.”
Oysa aynı Allah, şu ayette, “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyinız.Çünki Allâh, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok esirgeyendır.” (6) Buyurarak, günahı ve zararı kişiye münhasır olan bütün kusur ve hataları bağışlayacağını va’detmiştır ve bu sözünü yerine getirmeye de her an muktedirdır.
Yalnız rüşvet alan için değil, veren ve aracılık yapanlar için de haramdır ve en büyük (kebair) günahlarındandır ve aynı zamanda emanete de hiyanettır.
Konuya dair Allâh’ın şu ikazına bakarmısınız:
“İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günah işleyerek ele geçirmek için, iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyinız.” (7) buyurmuştur
Özellikle, başta mahkemelerde olmak üzere devlet dairelerinde, ellerinde yetki bulunanların, o yetkilerini şahsi menfaat temin etmek üzere, birilerini hakkı olmadığı halde onun lehinde, veya haklı olanı da zarara uğratmak, onun aleyhine hüküm veren ve işlem yapanlara dair de Hz. Peygamber,:
“HÜKÜM VERMEDE RÜŞVET VERENE VE ALANA ÂLLÂH LÂNET ETSIN.” ( diye beddua etmiştır. Burada “lânet” ne demektır anlamını da sizlere bırakmak istiyorum.
Yine Hz. Peygamber, ” Rüşvet alan, veren ve aracılık edenler Cehennemdedırler.(Ehl-i Nar’dırlar)” buyurmuştur.
Bir insanın, özellikle müslümanlık iddiasında bulunanların bu kadar vebali büyük, bu çirkin suçlara ve günahlara bulaşmaları ve bu fiilleri irtikap edip işlemelerini anlamak mümkün değildır. Bu çirkin fiiller, insanî değerlere tamamen aykırı olduğu gibi, her zaman ve zeminde, en büyük ahlâksızlık telâki edilmiştır.
İlgili ve yetkili olanların, işgal ettikleri makam münasebetiyle hediye namıyla aldıkları ve elde ettikleri her türlü menfaat rüşvettır. Nitekim, Peygamberimiz vergi (zekât) toplamak için gönderdiği bir memurunun dönüşünde, “Bu sizindır, şu da bana verilen hediyelerdır.” Demesine karşılık, Hazreti Peygamber buna öfkeyle, “Git anne-babanın evinde otur da, bu hediyeler sana gelsın görelım.” (9) buyurarak rüşvet yoluyla verilen hediyelerın de haram ve lanetlik bir iş olduğunu ifade etmişlerdir.
Bu yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık yol ve yöntemleri ile haksız kazanç elde edenlerın mutlaka belâ ve musibetlere düçar oldukları gibi, her hal-u karda, en büyük servet olan şeref ve itibarlarını da kaybetmeye mahkumdurlar.
Bu konuda da Hz Peygamberın şu sözleri, gerçekten dikkate değerdır. “Bir insan itibarını kaybettikten sonra, acaba elinde kaybedilecek bir şeyi kalır mı?” diye sormuş. Müsadenizle elinde bir şeyin kalıp kalmadığına herkes kendisi hüküm ve kararını vermiş olsun.
Benden, başı dik ve anlı açık, bütün şerefli ve itibarlı civanmert insanlara selâm olsun.
Sevginın kurduğu devleti, Adalet devam ettirır;
Yıkacak olan da zulümdür, Adaletsizlıktır.
